1. Uluslararası Nâzım Hikmet Şiir Ödülü

Uluslararası Nâzım Hikmet Şiir Ödülü'nün ilki için Fransa'da yaşayan Suriyeli şair Adonis'in değer bulunduğu açıklandı. Jüri Üyeleri, 17 Aralık 1994 yılında düzenlenen toplantıda,  Adonis'in "yapıtlarının sanatsal değeri ve düşünsel içeriğinin niteliği" göz önüne alınarak oybirliğiyle karar verildiği açıklaması yapıldı.

 

8.000 Dolarlık ödül ve Ödül Plaketi 14 Ocak 1995 Cumartesi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda düzenlenen bir törenle Adonis'e verildi. Kültür Bakanı Timuçin Savaş'ın katıldığı ve Aziz Nesin'in açılış konuşmasını yaptığı gecede, Adonis'in şiirleri okundu,  dia gösterisi yapıldı. Ödül gecesine, Arif Sağ, Sezen Aksu şarkılarıyla destek verdi.

Soldan sağa; Şükran Kurdakul, Özdemir İnce, Adonis, Cevat Çapan, Aydın Aybay ve Tarık Akan.

ADONİS

Asıl adı Ali Ahmet Sait olan şair, 1930 yılında Suriye'de doğdu. Ülkesinin bağımsızlığa kavuşma sürecini yaşadı. Suriye'de bulunan Fransız kuvvetlerine karşı gösteriler örgütledi. İlk şiirini bu sırada yayınladı. Şam Üniversitesi'nde edebiyat öğrenimi gördü. Beyrut Saint Joseph Üniversitesi'nde doktorasını yaptı.

 

Ortadoğu'dan Fas'a kadar tüm Arap Şiirini etkileyen Adonis, Arap şiir geleneğinden koparak şiiri özgürleştirdi. Arap şiirinin kendi kimliğini yitirmeksizin dünya şiiriyle ilişki kurmasına çalıştı. 1971 yılında Suriye-Lübnan En İyi Şair Ödülü'nü, 1986'da Brüksel'de Uluslararası Şiir Bienali Büyük Ödülü'nü kazandı. 1983 yılında Paris'te Stephen Mallarme Akademisi üyesi seçildi. 1961 yılından bu yana Lübnan vatandaşı olan Adonis, Paris'te yaşamaktadır.

Adonis'in Ödül Töreninde Yaptığı Konuşma

“Şu anda onurlanmış ve mutlu, aynı zamanda heyecanlı olduğumu söyleyebilirim. Nâzım Hikmet'in saygın adını taşıyan ve şiir sanatının en yetkili tarafından verilen bu uluslararası ödül beni taçlandırdığı için mutluyum. Heyecanlı oluşumun nedenine gelince; şu anda benim bulunduğum yerde olabilecek yüzlerce şairden biri olduğumu biliyorum.

Bu nedenle, sevgili dostlarım, heyecanımı lütfen bağışlayınız ve seçici kurul üyeleri içten teşekkürlerimi lütfen kabul etsinler.

Nâzım Hikmet'le otuz beş yıl önce Beyrut'ta karşılaştım. Bu ilk ve son karşılaşmamız oldu. Bu arada aynı ayda doğmuş olduğumuzu öğrendim. Gündelik gerçekliğin ötesinde, Nâzım Hikmet ile aramda bağdaşım ve uyumu bir yıldız yönlendirmiştir. Ama yeryüzü üzerindeki sayısız yıldızın ışığında birleşmiş olduğumuzdan eminim.

Ayrıca, O ve ben, şiiri, bu dünyayı bir anlama ve aydınlatma biçimi sayan, insanın bir merkez, bir kutup ve en yüce amaç geleceğin dayanağı olacağının kabul eden bir önseziyi paylaşıyoruz.

İçinde yaşadığımız dünyanın imgesi, ayrışma ve dağılma sürecinden geçmektedir. Bu imge korkunç ve trajik bir biçimde parçalanmakta. Yeni bir imge yaratma gereksinimi duyuyorsak, bu ancak, ona yeni bir anlam verebilirsek gerçekleşecektir. Bir yüzyılın bitip bir başkasının başladığı çağımızın bu son dönemecinde, bu anlamın araştırılması, her zamankinden daha acil ve zorunlu görünüyor. Bu dönemeç, tekniğin, özellikle tüketimi kamçılayan niteliğiyle, düzmece bir evrenselciliğin savunduğunun aksini, insan ile insan, insan ile kendisi arasındaki uçurumu genişletip derinleştirmeyi nasıl başardığını bize göstermektedir.

Aynı teknik, aynı yöntem, insanın hem kendi benliğini, hem de varlığını dile getirmek için sahip olduğu en yüksek olanak olan şiiri toplum dışına itmeyi ve onu kendi kendisinin basit bir uzantısına, yani sözcükleri birer çakıl taşına, yazma sanatını, sanki yazma eylemi mekanik bir eylemmiş gibi, bir oyuna indirgeyen gereksiz ve ağzı kalabalık bir söyleme dönüştürmeyi az kalsın başarıyordu.

Nâzım Hikmet'in şiiri, gözle görülen ve duyumsanan gerçeklikten yola çıkarak bu anlamı, kendi özgün bakış açısına ve kişisel deneyimine göre yaratmayı amaçlar. Nâzım Hikmet bu anlamı, gerçeklikten doğan ve ona yönelen bir lirizm yaratır. Bu yaratışta bilinç, kapsayıcı bir işlev yüklenmiştir; Bakış ise kuş bakışı özelliği taşır. Böylece, şiir, düşey olarak daha derinlere inebilmek için engin bir yataylıkla kucaklaşır. Bu, insanın bölünmez bir bütünlük olarak, zamanın ise birbirine kaynayıp bir bütünlük oluşturmuş geçmiş, şimdi ve gelecek olarak yer aldığı kozmik bir lirizmdir, var oluşunun lirizmidir. Böylece, ben ile başkası, kimlik ile başkası iç içe geçip birleşerek bir birlik oluştururlar.

Şiir orada araç ve aracı olmak durumundan uzaktır. Daha çok bir varlık bilimsel, bir etiksel girişimdir. Dünyayı daha iyi kavramayı yaşamın güzelliğini daha iyi keşfetmeyi ve varoluşu şarkıya dönüştürmeyi amaçlayan bir girişimdir. Nâzım Hikmet bu bakış açısı içinde aydınlığını yayan bir ışık kaynağıdır. Bu nedenle şiir basit bir yazma durumu değildir. Varoluşsal bir durumdur. İki katmanlı bir ritme, evrenin ritminden taşan dilin ritmine dayanır.”

 

“Aşk gibidir bu şiir: Yaşamın özünü avucunda tutar. Ve şair, aynı zamanda, hem bilge, hem Düşünür, hem Ozandır.”

Adonis
İstanbul, 14 Ocak 1995

ÖDÜLE LAYIK GÖRÜLEN ŞİİR

BABİL KASİDESİ

                        I

Kahtan kavminden bir kadının başında uçar soylu at
Soylu atın başından kovulur, dili sürçen Arapça:
   "Örtülü organların bir ekmeğin üstünde
    Örtülü zaman mezardan mezara dolaşır."

                        II

Gezgin mecnun soruyor: Hangi güneş, hangi ufuk, neden bu
Bana verileni taşıyorum:
        Bu boynu veya bıçağı?
Soruyor: Bu akan yangın neden kararıyor?
Nereden geldim? Nasıl? Neden?
Yerin iki karanlığın mülkü, ve sen bir asi
        Asiliğin karanlıktan mı?
İstediklerini kesmeye başlarlar
Kabil burada, Habil orada gömülmeden
Bu ortak ölümde
Toprağa gömüldü hayat.

Kalıp yaşayacak mısın bu pişiren külle
            Bu burçların sütünü sağarak?
                    Artan
                    Son yıldızdan,
                    Son şehvetten.
Beni dost bildi - kader bir testereyle geldi
Ey bu kesilen parlaklık, ancak
Çalışıyorum ki tufanla yaklaşayım.

Kim yaklaşacak? Meydanlarına
Çağların sesiyle
Denizlerin dalgaları hançerlere çarpar -

Güzel yüzünde, ey bu deniz, ve yoldaşı
Ey kurtlu Kureyşlilerin dili

İstediklerini kesmeye başladılar
Ve kurtlar meydanları düşünmeye koyuldu şimdiden
            Nereden geldin, nasıl, neden?

Sanık olursun
Hatta gece yatağım olur dediğin zamanda
            Ve güneş aynam

Su bilmediği havuzu arzuladığında
Su arzuladığında havuzu bilmediği

                    Sanık olursun
Dediğin zaman gece açtığında
Şafağı mühürler, işte o zaman,

Dediğin zaman hüzün bir bahardır
Ve ondan göz yaşları dizili akar,
Sanık olursun
Açığa çıkardığın zaman: Babil'in yarasını
Yoksulluk göz yaşlardan dökülür
Babil'in yoksulluğu
Ve soyu şiirimin göz yaşlarında sürer
Babil sultanı
Peygamberin tacı veya inleyişin.

                    Sanık olursun

Nereden geldin, nasıl neden?
Neden öldürüyorsun yoksa bir deli misin?

İşte tarihin bu - bedenlerin kalıntısı
Günler aheste toplanan bu narlarda: "Düşler
                        Söner,
Mesafelerin örülür, sevgi yığılır, ve kanatlanır."
        Kanatların ufku, ve sahra
                Saçmalarsın
Ve kadınların yumuşak göbeklerini kınarsın: "Hoş geldin,
        Ancak, ne iş yapıyorsun,
            Ellerimiz
            Bizim değil
            Ellerimiz
Bizler katledilenler, bütün kanatlar bizleri barındırır."

Çeviren: Metin Fındıkçı

En Üste