Ana Sayfa Nâzım Hikmet Vakıf Nâzım Hikmet Yılı Etkinlikler Takvimi Haberler
 
 

3.ULUSLARARASI NÂZIM HİKMET ŞİİR ÖDÜLÜ

Şiir ödülünün üçüncüsüne Filistinli şair Mohmoud Derwish değer bulundu.  Nâzım Hikmet Vakfı Uluslararası Nâzım Hikmet Şiir ödülü Seçiciler Kurulu adına Başkan Cevat Çapan, Mahmoud Derwish'in bu ödüle layık olduğunu açıkladı.

Mahmoud Derwish'in Filistin'deki savaş ortamından gelerek katıldığı ödül töreni 31 Ekim 2003 'de TÜYAP'ın sponsorluğunda gerçekleştirildi. Kitap Fuarı'ndaki  sade  tören ve kokteyl ile Derwish'e 5.000 USD'lık ödülü bir plaket eşliğinde verildi.

Soldan sağa; Vakıf Başkanı Rutkay Aziz, Zeynep Oral ve Mahmoud Darwish

MAHMOUD DARWISH

1941 yılında Celile ilinin küçük bir köyünde doğdu. Sessiz sedasız köyünü istemeyerek bırakırken henüz altı yaşındaydı. Altı yaşında tattı dramı.
Orta öğrenimini İsrail'in Nazareth ilinde yaptığı sürede üç kez hapse girer (1961, 1965, 1967). Dergi ve gazetelerde çıkan şiir ve yazılarıyla daha o yıllarda halkıyla bütünleşir. Şiir anlayışı netleşir. Böylece yaşamı Filistin gibi paramparça oluverir ister istemez. Şiiri de militanca söyleşi içinde gelişmektedir.
1970 yılında İsrail'den sürgüne gönderilir. İki yıl birçok Arap başkentini dolaşır. Arap yönetimleri ve onların Filistin davasına bakış açılarıyla ilgili incemeler yapar. Ancak büyük bir düş kırıklığına uğrar. Bunu bir konferansında "Arap şoku" olarak nitelendirir.
1973 Lübnan savaşında kısa sürede Beyrut'un bir harabe, bir mezbaha kentine dönüştüğünü görür. Darwish o yılları şöyle anlatır: "Beyrut bir şoktan çok, bir rezaletin haberci çığlığıdır. İsrail, Arap dünyası tarafından yaratılan bir ortamın meyvelerini toplamaktan başka bir şey yapmadı. Beyrut Arapların beceriksizliği ve İsrail donanması tarafından kuşatılmış bir ada idi. Savaş sırasında seyirciydim ve güçsüzlüğümden dolayı acılar içindeydim. Gerçekten silah kullanmadığımdan, küçük düştüğümü bildiğimden, bir şeyler yazıyordum. Bu hiçbir şeyi değiştirmeyecekti" Darwish, savaş sırasında bir Lübnanlı subayın yardımıyla Lübnan'dan kaçırıldı.
Bunca acıya, bunca soykırıma ve sürgüne rağmen Darwish hiçbir zaman kin gütmedi şiirinde. 1982 yılının eylül ayında Sabra-Şatila soykırımı olur. Çoluk çocuk kadın yaşlı demeden yüzlerce kişiyi öldürürler. Hem de bütün dünyanın gözü önünde. Mahmoud Darwish şöyle anlatır soykırımı, "Araplar sıcacık yatak odalarında uzanmışken, aynı anda uydu aracılığıyla bu soykırımı izliyorlardı. Hiçbir Arap ülkesinden çıt çıkmadı. Bana dokunmayan yılan...hikayesi.." Soykırımdan hemen sonra on altı sayfalık uzun şiiri (Gölgeyi Yüksekten Övmek, "Beyrut Kasidesi'ni" yazar.
Bu şiiri, .irçok ülkenin başkentlerinde gecelerinde okur. Bir yıl sonra Moskova'ya çağrılır ve Lenin Ödülü'nü alır. Filistin kavgasında en güçlü silahlardan birisinin şiir olduğunu bütün dünyaya kanıtlar.

Dünya Sorunlarında Şiirin Yeri / Mahmud Derviş
(Şiir Ödül Töreninde yaptığı Panel Konuşmasından bölümler)

Günümüzde dünyanın sorunları şiirde soruyla başlar, bunlar siyasi şiirle bağlantılı olan sorulardır; genelde bu soruların niteliği şairleri kızdırıyor. Hangi şairleri diye sorarsanız, kendi kabuğuna çekilmiş şairler derim. Her şeyden önce bunu belirtmeliyim ki, siyasi şiir denilen şey, günümüzde her ne kadar siyaseti şiire üstün tutulsa bile şiir her zaman siyasetten çok daha üstündür. Edebiyatın derin anlamını oluşturan insanın sorunları, her ne kadar siyasetle bağlantısı görünmese de siyasetin alt yapısını oluşturan unsurlardır.
.

Şiir, her zaman insanın dünyadaki izlerinin taşıyıcısı olmuştur. Şartlara ve mekâna fırsat vermeden, tarihin baskısından ve sosyal çalkalanmalarından insanın özgürlüğünü belirler; bu yüzden olmalı ki, şiirin özgürlüğü olmaz, bulunduğu konum ne olursa olsun mecazi olarak şiir özgür olamıyor. İşte bu durumda şiir bulunduğu çağdan uzaklaşıp ütopik bir çağa gider.
.
Böylece siyasetin baskı anlamı genişledi, genelleşti, kültürel yapımızdaki cetvelin birinci bendi oldu. Özgürlük sorusu tekrar tekrar karşımıza çıktı, en basit ve sıradan anlamda bile gerekli soruları birlikte uyandırıp getirdi. Bu şiir geniş meydanlara böyle dar bir mekândan ve çağdan saf çıkabilir mi? Yada bu ahlaki değerden şiir ayrı tutulabilir mi? 

Şiir adlandırır, tanık olur, ancak şairin kendisinden başkasını özgürleştire bilir mi? Şair bunu başardığında sözcüklerin atası mı olur? Şair bireyin özgürlüğüyle "kişiliğini" özgür kılabilir mi veya bu "kişiliği" şair olunca, işgal altındaki toprakta tek kutuplu bu dünyada sömürülerek özgür olabilir mi? Şair ve siyaset arasındaki doğal imgeler ayrı olur mu? Şair veya siyasetçi olarak bir insan ikiye bölüne bilir mi?

Evet ve hayır. İnsan her şeyiyle bir bedendir bölünmez. Ancak, verdiği mücadelede yollar değişiktir, her bir yolun ve uğraşın doğallığı farklıdır. Ama bunlar dünyanın görüş açısında bir yerde kesişirler ve bu dünyanın görüşünü belirtince ayrılırlar.

Ancak, şairin mutlaka bir siyasi görüşü olmalıdır ve bu dünya görüşünün doğrultusunda yol alır. Ondan istenilene karşı vefalı olmak zorunda. Çünkü o topluma mal olmuş biridir. Ondan vazgeçilmez bir şey daha isteniliyor ki o da muhalifliktir; her konuşmasında bu sıkı sıkıya iç içe dokulu düzene karşı olması bekleniyor. Şiir söyledikleriyle nesneleri tarif etmiyor, söyledikleri keyfi düşler olsa bile.
.
Şiir nesnelerin sırtına batar, karanlıktaki ışığı çoğaltır, hüznü hüznüyle anlatır, lanetten bizi korur ve özgürlüğü bizde genişletir. Oysa o tavrıyla işler duyguları ve düşleri çocukluğa geri dönerek. Savaşta silahla ve diliyle savaşmıyor-ama umudu yeşil otlarda, kelebeğin ışığa tapmasında, katledilenin katilinin gözlerine baktığında bir şeyler söyleyip söylememesindedir. Mutlaka şiire savaş açıldığında bizim içimizdeki doğallığa ve doğamıza da savaş açmış olunuyor.

Şiirin çığlık atmaya gereksinimi var, bu dünyanın ve bu kargaşanın içine ve geri kalmışlığın yüzüne karşı. Şiirin bu çığlığı gene şiir olarak kalır, bu iç düzenden dıştaki kargaşaya yanıt verme şeklidir.
.
Şiirin dünyaya karşı sorunlarını ve sorularını, basın ve arşivlerden olan bitenden yanıt alamayacağı kesin, ancak bu dünyanın yüreğinde şairin nasıl yaşayacağını kestirmeli. Bu küçük kişiliğin dışına nasıl çıkacağını, bu dünyayı kucaklamak için dışındakilerle nasıl karışacağını, yeryüzündeki hayatı nasıl olumlu kıla bileceğini, başkalarıyla barış içinde nasıl yaşanacağını bilmeli?

Öyle bir zaman olmalı ki, dünyaya insanlığın geri geldiğini görmeli. Bu da şiirin güzelliğinden bir şey olabilir mi? Bilmiyorum iyi ki de bilmiyorum bu konuda kendimi şanslı görüyorum. Ama bu sorunun yanıtını yazılarda arayacağım.   

Çeviren: Metin Fındıkçı                                   

SORACAKLAR:
ÖLÜMÜN ARDINDAKİ NE 

Soracaklar: ölümün ardındaki ne? Cennetin
Haritasını ezberliyorlardı yeryüzünden
Daha çok, son soruya çalışıyorlardı:
Bu ölümden önce ne yapmalıyız?
Yaşadığımız
Hayattan yakın, veya yaşamadığımız. Hayatımız
Çöldeki kum tanesiydi tanrının korkusu
Üstlerine çökmüş, bizler tozun komşusu tozlarız.
Hayatımız gecenin kokusunda yığılan: "Uyuttuğum
Herkesi ormandan çıkıp üstüme çullandı".
Hayatımız bir resme yığıldı: "Onlardan bir sabahın
Resmini yapıyorum, beni sis utandırıyor".
Hayatımız bir generale yığıldı: "Nasıl sürecek
Bu akan kan?" Hayatımız
İstediğimiz gibi olsa. Az da olsa yaşamak
İsteriz, başka bir şey değil. ölümden sonra
Kıyamete saygı gösteririz. 
Bölündüler,
Bir filozofun amacı olmayan sözüyle: "Ölüm
Bizlere bir şey bağışlamıyor. Olmayanda oluruz.
Ölüm bizlere bir şey bağışlamıyor. Olmadığımızda
Oluruz".
Ve düşlerini düzenleyip hazırladılar
Son yolculuğa. İki arada durarak uyudular!

 
 
VAKIF
Tarihçe
Girişim Kurulu Üyeleri
Kuruluş Senedi
Yönetim Kurulu
Anı Odası
Bilgi Merkezi
Uluslararası Şiir Ödülü
Yayınlarımız
Kültür Merkezi


 
Ata Medya